Sunday, June 26, 2005

Devlet Değişimin Önünde Engel

Devlet Değişimin Önünde Engel

Levent Baştürk


Artık inkar edilemez bir gerçek olarak ortada ki, toplumun büyük bir kesimi statükodan hoşnut değil ve sistemde değişiklik talep ediyor. Değisim talebinde bulunan kesimlerin homojen olmaması ve çeşitli kesimlerin taleplerini diğerlerinden farklı konularda dile getirmesi, değisim taleplerinin gerçek boyutunun ne olduğunu ölçmede bir zaafiyet yaratsa da, rejimi canla başla savunmaya kararlı kesimlerin de inkar edemediği gerçek, artik deniz bitmiş ve statüko tıkanmıştır. Hukuksuzluk inkar edlilemez bir şekilde kendini hissettirmektedir.
Ancak böyle bir ortamda güç sahipleri değişim taleplerine karşı hala belli zümreleri harekete geçirip sokağa dökebiliyorsa, bu da son yüz yıla hakim olan korku mentalitesinin an aşırı ırkçı motiflerle sömürülmesi ve bu sömürü üzerinde belli hassasiyetlerin harekete geçirilmesi sonucudur. Özellikle İmparatorluğun son çeyrek yüzyılında, Hıristiyan azınlıkların gerek milliyetçilik akımlarının etkisiyle bağımsızlık kazanma istemleri, gerekse dış devletlerin kışkırtmaları sonucu ayaklanmalari ve onları takip eden savaşlar sonucu devletin devamli toprak kaybına uğraması, Osmanlı askeri-bürokratik elitleri tarafindan kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'inin kuruluşunda ve devamında pek çok alanda kendini hissettiren bir kabus işlevi görmüştür. Bu kabusun neticesi olarak, farklılık korkulan bir fenomen olarak algılanmış ve farklılığa sebebiyet verecek her türlü unsurun önüne geçilmesi için aşamalı olarak çeşitli gayretler içerisinde olunmuştur.

Farklılıkların önüne geçmek icin düşünülen en köklü çare nüfusun homojenleştirilmesine calışılmasıdır. Bu cercevede ilk alınan tebdir, ülke topraklarının gayri-müslim unsurlardan arındırılmak istenmesi olmuştur. Yunanistan'la imzalanan mübadele anlaşması bu amaca büyük ölçüde hizmet etmiştir (tehcir ve baska hadiselerle Ermeni nüfusu daha önceden Anadolu topraklarından büyük ölçüde uzaklaştırılmıştı). Ancak bununla yetinilmeyecek, yeni rejim Yahudiler'e karşı da bir Türkleştirme politikası izleyecektir. Gerek bu Türkleştirme politikasının sonucu gerekse Varlık Vergisi hadisesine varan gelişmeler neticesinde Yahudi nüfusun önemli bir kısmı da Türkiye'den ayrılacak İsrail'e, Güney Amerika'ya ve ABD'ye yerleşecektir.

Ancak farklılıkların önüne geçme sadece ülkenin gayri-Muslim nüfustan arındırılmasıyla bitmemektedir. Müslüman nüfus da homojen bir yapı arzetmemektedir. Herşeyden önce İslam dininin pratigi açısından müslüman nüfus bölünmüş durumdadır. Radikal batıcı reformlar gerçekleştirmek idealinde olan yeni rejimin lider kadroları, heterodoks bir karakter arzeden Alevilik ve Bektaşilik'i kendi kuracakları yeni rejim icin bir güvence olarak görmekle beraber, bir yandan da onlarda asırlardır gelişmiş olan ekalliyet (azınlık) şuurunu da bir tehlike unsuru olarak görmektedir. Bir yandan devletin benimseyeceği laiklik prensibi sayesinde bu kesimlerin bir yerde Sünni çoğunluğa karşı korumaya alınması sonucu rejime bir destek sağlanacağı hesabı yapılırken, öte yandan da Alevi ve Bektaşi kimliğini yaşatan kurumsal yapılar olan tarikatlar (Sünni olanlarıyla birlikte) yasaklanacaktır.
Ancak, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB)'nın kurulması ve bu kurumun adeta Sunni-Hanefi İslam'ın kuralları çerçevesinde faaliyet gösteren bir kurum gibi bir özellik göstermesi, yeni rejim tarafından Sünniliğin Aleviliğe karşı imtiyazlı kılındığı gibi bir sonuca varmaya yol açmaktadır. Diğer taraftan konuya biraz dikkatli bir bakış, madalyonun bize öte yüzünü göstermektedir: DİB, Sünni İslamı kontrol altında tutan ve ona yapılan müdaheleleri meşrulaştıran bir kurum olarak da işlev görmektedir. Bir başka bir ifadeyle, DİB vasıtasıyla devlet din işlerini sivil toplumun insiyatifinden almış ve sivil toplumun dinsel pratiklerini de devletin müdahele alanı içine sokmuştur. Tarikat yapılanmaları (Alevi olanları dahil) kendilerini yasal alanın dışına çıkararak, aslında bu müdahelenin dışında kalma fırsatı bulmuştur. Belli bir tarikat yapilanması içinde yer almıyan, toplumun çok önemli bir çoğunluğu, tamamen sivil topluma bırakılması gereken din alanında devlet mudahelelerinin nesnesi haline gelmistir.

DİB'nın devlet bürokrasisi içinde yapılandırılması aynı zamanda homojen bir toplum yaratma projesinin kurumsal bir düzenlemesidir. Cumhuriyet eliti yeni bir Türk kimliği veTürklük bilinci inşa etmek istemektedir. Ancak bu kimlik ve şuurun sınırları etnik taban üzerinde ve çerçevesi içinde belirlenmek istenmemiştir. Türklük ilk başta sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen ad olarak düşünülmüştür. Bu kimliğin asıl tanımlayıcı ögesi onun seküler karakteridir. Din bu kimliğin ana tanımlayıcısı olmaktan çıkacak, Türkiye'de yaşıyan insanların Türk diye anıldığı Batılı yeni bir ulus yaratılacaktır. Bu ilk etapta, etnik bir kökenden hareket ediyor gibi görünmeyen yeni ulus yaratma projesi, Cumhuriyet elitinin etnik kökenleri ile de bir uyum içerisinde olmuştur. Içlerinden önemli bir kısmı Balkanlar'daki değişik müslüman etnik gruplara mensup olan bu insanların şoven bir Türk milliyetçiligi izlemesi beklenemezdi. Ancak bu projenin ilk etapta dayandığı seküler homojenleştiricilik açısından, bu projeyi kabul etmeyenlere karşı, etnik kökeni ne olursa olsun, bir ayrımcılığın dayatılacağı da aşikardı. Nitekim hem Kürt bölgelerinde hem Türk bölgelerinde ceşitli başkaldırılar olmuş ve bunlar zor kullanarak bastırılmıstır.

Ilk başta etnik yönü ağır basmamakla beraber, sonraları kurgulanmış yeni Türk kimliğinin bir etnik mecraya sapmaması imkansızdı. Bu imkansızlığın ilk sebebi, yukarıda değindiğimiz gibi, bu kimliğin homojenleştirici vasfı, yani onun inkarcılığıdır. Türkiye'de Türk olandan başkasının olmadığı iddiası kaçınılmaz olarak Türk olandan başkasının reddine yol açmıştır. Bunun Cumhuriyet tarihi boyunca en cok Kürtler'e ilişkin olarak kendini hissettirecektir. Çerkezler, Boşnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar açısından durum daha farklıdır. Bir yerde bu etnik zümreler kaybettiklerini düşündükleri bir yurt yerine Anadolu'da yeni bir yurt edinmişler, bu çerçevede de kendilerini kuşatıcı bir Türk kimliği içerisinde değerlendirmede o kadar çok ciddi bir sorun görmemişlerdir. Oysa Kürtler açısından farklı bir durum vardır. Onlar bu toprakların daha Türkler gelmeden önce yerlisi idiler. Ayrıca, bütün merkezi devlet anlayışına rağmen Osmanlı Devleti'nin Kürt bölgelerinde aşiret yapısına dayalı otonom bir idare şeklini devam ettirmesi, devletle ilişkilerinde Kürtler'de diğer yukarıda saydıklarımızdan farklı ve özerk bir aidiyet duygusunun gelişmesine yol acmıştır. Daha önce, Osmanlı'nın son dönemlerinde merkeziyetçi reformlara karşı direnen Kürtler, bu defa hem merkezi devlet yapısına, hem empoze edilen ve Kürtlüklerini inkar eden bir kimliğe karşı direnmişlerdir. Daha sonraları inşa edilmek istenen kimliğe tarihi kök bulma gayretleri (Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi) bu kimlik arayışını ister istemez etnik bir mecraya da çekecektir. Bunda 1930'lu yıllarda Avrupa'da esen ırkçılık rüzgarları da etkili olacaktır.

Bu arada bir husus gözden kaçırılmamalıdır: bu etnik kimlik esasında Türk etnik kökeninden gelenlere karşı da ayrımcıdır. Eğer yeni kimliğin seküler karakteri kabullenilmemişse, Türk de Kürt kadar farklı ve tehlikeli olarak görülmüştür. O yüzden de "bölücülük" ve "irtica" başından itibaren birlikte değerlendirilen ve de bazen örtüşen tehlike unsurlarıdır. Bir yerde Batılı etno-seküler kimlik bir ayrımcılığın referans noktasını oluşturmuş, bu kimliği içselleştirmemiş olan zümreler sistemden (ister eğitimli olsunlar ister olmasınlar) soyutlanmak istenmiş, onların oyları hor görülmüş, Hasso-Hüsso, ayağı çarıklı, takunyalı, dağlı, kravatlı yobaz ve başka sıfatlarla anılmışlardır. Olan bir bakıma kültürel bir temel üzerine inşa edilen (siyasal güç, statü kazanımı ve iktisadi kazançla da pekişen) bir ırk ayrımıdır. Bir yanda Kemalist ideolojiye eklemlenmiş etno-seküler Türk kimliğini içselleştirmiş "Beyaz Türk" zümreleri, diğer yanda da bu kimliğin dışında kalan "Zenci Türkler". Aslında her iki zümre de etnik olarak homojen ögelerden oluşmamakta. Onları ayıran husus, dayatılan kurgulanmış kimliği kabul etmekle, onu kısmen veya tamamen reddetmek...

Yukarıda yazılanlardan yola çıkarak, diyebiliriz ki, Kemalist ideoloji, kurgulanmış etno-seküler Türk kimliği ve milli güvenlik anlayışı, Beyaz Türk elit mentalitesinin birbirinden ayrı ele alınması imkansız parçalarıdır. Farklılıklar sadece dinsel ve etnik bazda tehlikeli olarak görülmemiş, devletin kurucu ideolojisi dışındaki ideolojiler de ya kuşku ile karsılanmış ya da düşman görülmüştür. Bu yüzden ne liberalizm ne de komünizm hoşgörüyle karşılanmıştır. Her ikisi de farklılaşmaya vesile olacak sebepler olarak görülmüş ve varlık göstermelerine müsaade edilmemiştir. Bu çerçeveden yola cıkarak, "Kemalizm demokrasiye bir geçiş aşamasıdır" şeklindeki görüşleri haklı görmek mümkün değildir. Yeni rejim aslında varolmuş ve pratiğe dökülmüş bir demokratik deneyimin tasarlanan projeye uymayacağını görmüş ve onun önüne geçmek istemiştir. Bunu anlamak için Birinci Meclis örneğine bakmak gerekmektedir.

Birinci Meclis'in İkinci Grup'u, azınlıkta olmasına rağmen, muazzam bir demokrasi deneyimi ortaya koymuş ve zaman zaman sonradan CHP'nin temelini oluşturan Birinci Grup'un pek çok milletvekilinin oylarını pek çok oylamada ikna gücü yüksek ve demokrasi referanslı konuşmalarıyla etkilemeyi bilmiştir. Bu deneyimin yaratmış olduğu rahatsızlık, bir sonraki seçimlerde tamamen güdümlü bir aday tesbitine gitmeyi gerektirmiştir. Buna rağmen, İkinci Meclis'te yeni bir muhalefet odaği ortaya çıkacak (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası); fakat o da bir vesile ile kapatılacaktır. İkinci Meşrutiyet sonrasında başlayan ve Cumhuriyet'e kadar giderek coğalan her ceşidinden sivil toplum yapılanmaları da yasaklanacak, dernek hayatı bir kaç CHP güdümündeki dernekle sınırlandırılacaktır.


1945'den bu zamana kadar tecrübe ettiğimiz çok partili hayata rağmen bu yapı pek o kadar bir değişiklik gostermemiştir. Ortaya cikan sadece bir "hükümet-devlet ayrımı"dır. Mustafa Erdoğan'ın deyişiyle "Türkıye'deki cari siyasi rejim, ülkenin kaderinin yurttaşların seçilmiş temsilcilerinin elinde olmadığı, ulusun çıkarının onun demokratik temsilcileri tarafından kararlaştırılmadığı, seçimlerin sonuçları ne olursa olsun "çekirdek devlet"in daimi kadrosunun egemenliğinin hiç değişmeden kaldığı, demokratik olmayan bir rejimdir" (Rejim Sorunu, s. 62).
Parlamenter rejim görüntüsü altında, hükümetin devlet güdümünde gitmesinin sağlandığı, çok sınırlı ölçüde konjoktür gereği kendisine özerklik sağlandığı; ama sınırlar dışına çıkıldığına inanıldığında hemen gereken mudahelelerin hic cekinilmeden yapıldığı bir rejim sürdürülmektedir. Bu yapı bize 1950'den beri dört adet darbe armağan etmiştir: 27 Mayis, 12 Mart, 12 Eylul ve 28 Subat. Şu an AKP iktidarı döneminde yaşananlar da, bir yerde, 1950'den beri yaşanan hükümet-devlet ayrışmasının bir başka izdüşümüdür. Ancak, AKP'nin diğer devrelerden farklı olarak avantajı, oldukca müsait bir iç ve dış konjoktürü yakalamış olmasıdır. İç konjoktür artık sistemin tıkanmış olması ve içerideki taleplerin artık bastırılamayacak noktaya gelmesidir. Milliyetçi manipülasyonlar bile, devlet elitine sadece geçici bir nefes aldırmaktadır. Dış konjoktür ise küreselleşme, AB üyeliği ve ABD'nin yeni bölgesel düzenlemeleri tarafından belirlenmekte ve tüm bunlar içeride birtakım revizyonları zorlamaktadır. AKP uygun bir rüzgar yakalamıştır; fakat şu ana kadar geminin rotasını doğru yöne çevirmede gereken tutarlılığı bir türlü gösterememiştir.